ÇİÇEK KAHVESİ

Bu yazımda 2. Büyük Savaş yılları  Antakya’sından resimler vermeye çalışacağım. Antakya’da üç belirgin özellik vardır. Biri köklü bir cami-mescit kültürü…İkincisi bir kahve geleneği… Üçüncüsü ki bana göre en yaygını, havanın uygun olduğu günler piknik düşkünlüğü. Antakya ağzıyla seyran…Bir de Fransızlardan öğrendikleri bir giyim kuşam alışkanlığı… Pazar günleri en yeni elbiselerini ve esvaplarını giyer Antakyalılar. Bunun kökü Hıristiyan olan Fransızların pazar günleri,  kiliselerine ailecek en iyi giyimleriyle ibadete gitmeleri. O gün ibadete ve eğlenmeye ayrılmıştır; çalışma yoktur pazar günleri. Antakyalılar da benimsemiştir bunu.

 

 Pazar günleri, esnafın dükkanlarını kapatmaları, yeni ve temiz elbiselerini giyinip kuşanıp çarşıya ve kahveye çıkmaları o günlerden kalmadır. Antakyalı kadınlar da erkeklerine ayak uydurarak, en güzel giysilerini giyerek gezmeye çıkarlardı. Tertemiz giydirdikleri çocuklarını hiç yanlarından ayırmazlardı. Bu gezmeler konu-komşu ve akraba ziyaretleri çerçevesi içinde olurdu. Özetle çeşitli din içinde, çeşitli diller konuşan Antakyalılar pazar günlerini kendilerine ayırmışlardır.

 

Hıristiyanlarla Müslümanların yaşamlarında farklılıklar olması yadırganacak bir durum değildir. Ancak iklimsel olarak yazları çok sıcak olduğundan, özellikle kıt gelirli halk şehre yakın kırsal yerlere, bizim seyran dediğimiz piknik yerlerine giderlerdi. Piknik yerleri, şehir içinde Asi Kenarı, Eski Mezarlık, Cebrail Tepesi, Haraparası Bahçeleri. Habib-i Neccar Dağı etekleri, Zeytinlik, Millet Bahçesi, Turunçlu Bahçeleri.., Buralarda çerez dediğimiz leblebi(Kudama), çekirdek, fındık, fıstık gibi kuru yemişler, ya da kete, külçe, kaytaz böreği, katıklı ekmek, biberli ekmek, incir- üzüm kurusu mamul, kerebiç gibi taşınması kolay yiyecekler olurdu. Bazen çocukların isteğine uyarak züngül ve kabak tatlısı alınırdı çarşıdan.

 

Şehir dışı yerleri ise Harbiye, Düver, Narlıca, Büdembe, Kuruyer, Şıh Hıdır (Samandağ), Çevlik, Şeyh Köyü, Yenişehir Gölü (Reyhanlı), Karaçay, Batıayaz… aklıma gelenler. Şehir dışı yerlere kamyon veya otobüsle gidilirdi. Sabahtan akşama dek kalınacağı için sepetler dolusu çeşitli ev yemekler hazırlanırdı. Meyvesinden etine ve de çiğköfteden künefesine kadar. Çiğköfte ve künefe genellikle seyranın demirbaşları idi. İçki de eksik olmazdı; içen içerdi. Şıh Hıdır’da yatma yerleri bulunduğu için iki üç gün kalınabilirdi. (Lise onuncu sınıfta üç arkadaş Şıh Hıdır’da bir çadır kurup 4-5 gün kalmıştık deniz kenarında).

Özellikle yaz günleri, pazarları öğle güneşi kırılınca erkekler ayrı, kadınlar ayrı dolaşma faslı başlardı Antakya caddelerinde. Dolaşma yerlerinin başında Kışla Önü, Laffut, Haraparası, Dörtayak, Eski Mezarlık Caddesi, Asi Boyu ve Park gibi yerler gelirdi. Genellikle genç insanlar, bir yerde oturmaktan daha çok bu tür dolaşmayı severlerdi. Caddelerde bu saatlerde arada sırada bir araba ya da bir kamyon geçerdi. O da dolaşanları pek rahatsız etmezdi.

 

Mehtaplı yaz geceleri delikanlılar Çiçek Kahvesini geçtikten sonra Harbiye’ye doğru Laffut yolunu seçerlerdi. Bunlar 5-6 kişilik arkadaş gurupları olurdu. Özellikle sol görüşlü gençler buralarda rahat konuşma fırsatı bulurlardı. Herkes bağıra çağıra konuşur. Bazen bilgiç havalarına girer, felsefe parçalarlardı. Bazı guruplar futbol maçı gevezelikleri içinde, incir çekirdeğini doldurmayacak tartışmalardan yukarı çıkamazlardı. Her okuyan gencin kendine uygun arkadaş topluluğu vardı. Herkes kimin ne olduğunu bilirdi. Ve de herkes her yerde görünmezdi.

 

O yıllarda hemen her mahallenin bir kahvesi olurdu. Başta mahallenin eşrafından ileri gelenler, esnaf sınıfından kimseler, hoş sohbet olan bazı müşteriler kahvenin gediklileri idiler. Nargile içenlerin, oyun oynayanların, sohbet edenlerin ayrı ayrı yerleri, köşeleri vardı. Meddah benzeri orta oyuncular, eğlenceli sohbetleri olan kimseler de bulunurdu bu kahvelerde. Ben bunlardan İncili Cemil denilen adamı, bir de İpek Hoca’yı tanıdım, onları dinledim. İpek Hoca Mevlut okur gibi Antakya yemeklerini saya saya ilginç türküler söyler, herkesi gülmekten kırar geçirirdi. Eğlenceyi seven Antakya erkeklerinin Sıra Gezmeleri olurdu belli gecelerde. O gecelerde Fincan Oyunu oynanır, yenilen ekibe Cille düzülürdü. Bunlar alay edici maniler, yergiler olurdu. Çoğunu cilleciler anında  uydururdu. İpek Hoca Sıra Geceleri’nin ve cille düzmenin ustası ve vazgeçilmez adamı idi. Cilleciler, yergide bulunacağı kimselere uygun sözler uydurmak zorunda olduğu için biraz  bilgili, zeki kimselerdi. Antakya’nın yerlisi olan bu kimseler, komik adamları ve komik olayları iyi bildikleri için, onları geceye uygulamayı başarı ile yaparlardı. Makamlardan, türkülerden, demelerden haberli kişilerdi. Bunlar bir tür doğaçlama ustası idiler…

 

Yukarda sözünü ettiğim kahvelere, gençler ellerini kollarını sallaya-rak giremez, istediklere yere geçip oturamazlardı.  Antakya’da semt kahveleri yanında, yetişkinlerin gittikleri Libyeli Kahve(Asi kıyısı, Ada’nın karşısında) , Camlı Kahve(Papaloz’un Kahvesi), Asmalı Kahve(Lise yolu üzerinde), Affan Kahvesi (Sahillilerin), Kurtuluş Caddesinde üç dört kahve, Dörtayak’ta Hallut’un kahvesi, Meydan Kahvesi aklımda kalanlar. Bir de Uzunçarşı’nın ortasında bir kahve vardı. Gençler bu kahvelere pek gitmezlerdi. Onların gittiği Halkevi’ nin Park bitişiğindeki yazlık Kahve ile Asi’nin kenarındaki Çiçek Kahvesi idi. Ayrıca Camlı Kahve’nin bir köşesinde bilardo masaları olduğu için gençler oraya da giderlerdi.

 

Bildiğim ve yaşadığım Çiçek Kahvesi Kışla’yı 100  metre kadar geçtikten sonra, Harbiye yolu üzerinde, Asi kenarında yazlık bir bahçeydi; Çiçek Bahçesi de denirdi. Burası Fransız Zamanı yazlık bir gazinoymuş; Danslı, müzikli bir eğlence yeri. Doktorun Yeri (Basil Huri) diye söylenirmiş hep. İşletmecisi de bir Hıristiyan olan Yakup Tatros Efendi imiş. Ben o günleri bilmem. Ancak ortaokul ve Lise yıllarımda burası yazın çalışan bir kahveydi. Kadınlı erkekli ailelerin, genç insanların sıkça göründüğü yazlık bir bahçe… Lise öğrencileri. Öğretmenlerin de sık sık uğradıkları bu yere ilkin çekinerek girmeye başladılar. Sonra bu çekingenlik kalmadı. Don-durma, birkaç çeşit şerbet, gazoz ve ıhlamur, çay, kahve servisi yapılırdı genelde. Ancak en meşhur ikramı, haytalı idi. Herkes kısa zamanda soğuk soğuk yenilen bu bir tür sulu muhallebiyi çok tutmuştu. Zamanla haytalısına tavla oynama modası başladı. Haydi Çiçek Kahvesine gidelim! sözleri, haydi haytalıya gidelim! e dönüştü. Ancak bu fasıldan daha önemlisi, gençlik esintileri idi. Kızlarla erkekler arasında yarı kaçamak, yarı diklemeç bakışlar, çeşitli espriler içinde romantik aşklar doğururdu. Şimdi hepsi birer anıdan öteye gitmeyen birer puslu resim… Şişman Naim, o sinirli garson arka arkaya istenen haytalılara zor ulaşıp ter dökerken, patronun

“ Yalla Naim, fisah kavvam… “ demesi, onu deli ederdi. Naim’in küfürleri hep ansığımda… Asi’nin sır saklayan suları bunları alıp nerelere götürdü acaba? Ah bre Antakya…

19.Kasım.2014

Top