ŞAİRİME MEKTUP: ALİ YÜCE

Sevgideğer Ali Ağabey,

Adınızı ilk duyduğumda on altı yaşındaydım. Komşumuz Neriman Gündüz ablalara gittiğimde, elinde sizin yazdığınız “Şeytanistan” romanı vardı. Merakla kitaba baktığımı görüp “Yazarı Ali Yüce, Asarcık’tan ha!” dediğinde, hem çok sevinmiş hem de şaşırmıştım. O güne kadar bizim yöreden yetişmiş yazar ve şair adı hiç duymamıştım. Kitabın kapağındaki gaz lambası, hâlâ evlerimizde kullandığımızdandı. O akşam Neriman abladan aldığım romanınızı, geceleri o lamba ışığında okuyarak bitirdiğimde, yoksullukla katmerleşen cehaletin cenderesindeki halkımızı nasıl aydınlatacağımıza dair kafamda şimşekler şakıdığını hiç unutmuyorum. Yıllar sonra bu romanınızla ilgili “Tahsildar Baskısı”ndan “Finans Kapital Cenderesi”ne Mi Olmalıydı… başlıklı bir inceleme-değerlendirme yazısı kaleme aldığımda, Köy Enstitülü kuşağın farkında olarak ya da olmayarak hayata diyalektik bir bakış geliştirdiklerini fark ettim. Sizin bize bıraktığınız kültür ve eğitim mirasını, diyalektik ve tarihi materyalist yöntemle bizler geliştirmeye, edebi ve sanatsal çalışmalarımızla zenginleştirmeye çalıştık, üretmeye devam ediyoruz. 

            Komşu köylerin çocukları olarak - aramızda otuz beş yıllık bir yaşam farkı olsa da – benzerliklerimiz dikkatimi çeker. Sizin Düziçi Köy Enstitüsü’nden mezun olmanızdan yirmi yıl sonra, arkadaşlarınızla yaptığınız binalarda eğitim görmeye başladım. Tabi adı Düziçi İlköğretmen Okulu olmuştu. Üretim içinde eğitim anlayışından pek kopulmadığı için, sizin yaptığınız işliklerde, spor alanlarında, fidanlarını diktiğiniz bahçelerde eğitim yaptık. Çok şey öğrendik, el-bedensel ve zihinsel becerilerimizi geliştirdik. Bu nedenle, eğitim tarihimizin özgün okullarını kuran İsmail Hakkı Tonguç ve dönemin aydın bakanı Hasan Ali Yücel’i hiç unutmadık. Eğitim aldığımız okulu inşa eden, geliştiren bütün Köy Enstitülü yöneticilere, öğretmenlere ve içinde sizin de olduğunuz öğrencilere her zaman saygı ve minnet duyduk. Emeğinize ve yüreğinize hep sağlık diledik. Ha, yeri gelmişken hatırlatmak isterim. Sizin gibi birçok zeki köy çocuğunun o okullara gitmesini sağlayan adsız kahramanları da saygıyla anmak isterim. Köy Enstitüsüne babanız Nuri’nin sizi göndermek istememesi üzerine devreye giren Kışlak Muhtarı Cuma Gündüz’ün çabasını da not düşmekte yarar görmekteyim, başkalarına da örnek olması bakımından hâlâ önemli çünkü…

            Ali Ağabey, sizinle şahsen tanışmamız ise 1979’da Ankara’da oldu hatırlarsanız. O günü hiç unutmam. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde okuyordum ve dersimin olmadığı zamanlarda Zafer Çarşısı’nın üzerinde sahaflık yapan köylümüz Selim Sevim’e yardım ediyordum. Hem harçlık kazanıyor hem de kitaplar okuyordum. Tezgahta kitap okurken siz geldiniz ağır adımlarla. Sonradan söylediğinize göre yürümenizi zorlaştıran sorun vardı ayaklarınızda. Bunca zorluğa, kahra o ayakların dayanması kolay mıydı? “Delikanlı merhaba. Selim nerede?” dediniz. Yüzünüze dikkatli bakınca fotoğrafınızı gördüğüm için hemen tanıdım. “Ali Yüce Ağabey misiniz?” dedim. Orada tanışmış, kaynaşmış ve Akdeniz sıcaklığıyla Ankara’nın ayazını ısıtmıştık. Hemen Köşem Kıraathanesi’nden çay getirmiştim, tabi Selim Ağabey’i de çağırmıştım. Kahkahalara boğularak koyu bir sohbet yapmıştık üç Yayladağlı olarak. Daha sonra yanınıza beni alarak Zafer Çarşısı’na geçip Toplum Kitabevi’nin sahibi Remzi İnanç Ağabey’le tanıştırdınız. “Bizim keçinin oğlağı bu delikanlıya sahip çık!” dediğiniz dün gibi aklımda. O günden bu yana, Remzi Ağabey’le de dostluğumuza hiç halel getirmediğim için mutluyum. Öyle ki, bu korona günlerinde yüz yüze görüşemiyoruz ama telefonlaşıyoruz; az önce yine aradım kendisini ve sizi andık. Sizin şakalarınızı çok özlediğini söyledi.

               Sizi sadece şakalarınla değil, Şeytanistan ve Siskent romanlarınla, özellikle de şiirlerinle anıyoruz Ali Ağabey. Okulda dersine girdiğim öğrencilere tutturduğum şiir defterlerine “OLMACA” şiirinizi mutlaka yazdırıyorum. Son bölümünü çocukların döne döne yorumlamalarından adınıza sevinç duyduğumu belirtmeliyim. Bu şiirin her bölümünde espri, mizah var ama bu son bölümün, çocuk gözünün saf ve keskin bakışını çok derinden yansıttığını düşünüyorum. Yalın ama nasıl da çarpıcı kurgulamışsınız o dizeleri: “Ben tüfek olsaydım eğer/Patlamazdım kimsenin üstüne/Bir tetiğimden utanırdım/Bir de eğri parmağından/İnsan amcaların”                Hatırlar mısınız Ali Ağabey, sizinle bir ara uzun uzun mektuplaşmıştık. Sevgili dostum şair Bedran Cebiroğlu, kentteşimiz şair Mehmet Turan Yarar ve bu yıl dalya yapan Köy Enstitülü arkadaşınız Abdullah Özkucur Ağabey’le mektuplaşmalarınızdan da biliyorum, mizah dilini ustaca kullandığınızı. Aslında, bu mektupların çok özel bölümleri kapatılarak yayımlanmasının, edebiyat tarihi kadar toplumsal-kültürel analizler için de yararlı olacağını düşünüyorum. Dilerim bir gün bunu gerçekleştirecek birileri çıkar. Ömrüm yeterse ben yapmak isterim. Neyse, araya bunları yazdım ama sizinle mektuplaşmamızı unutmuş değilim.  Trabzon’da öğretmenlik yapıyordum o zamanlar. Bir keresinde “boncuk şiir”iniz üzerine değerlendirme yapmış, görüşlerimi size mektupla aktarmıştım. Bana gönderdiğiniz 15.08.1991 tarihli cevabi mektupta şairlerin şiirleriyle ilgili yargıların süzgeçten epey geçtikten sonra eleğin üstünde kalanlar olarak tarihe mal olacağını vurgulamıştınız; benim değerlendirmelerimin de zaman süzgecinden geçeceğini belirtmiştiniz. Evet, sizinle ilgili Yaşar Seyman’ın, Muzaffer Uyguner’in, Tuncer Uçarol’un, Mehmet Bayrak’ın yaptıkları değerlendirmeleri de kapsayan birkaç yazı da kaleme aldım. İkisini size vermiştim ama 2015’ten sonra kaleme aldığım iki yazımı da okusaydınız, yine “zaman süzgeci”ni elime vereceğinizi biliyorum. Bu, aslında doğanın diyalektiğinin şiir açısından da geçerli olduğunun farkındalığını gösteriyor. “Şiirin diyalektiği” deyince de aklıma, anlattığınız bir anınız geldi. Hani, oğlunuz Galip’in Hacettepe Üniversitesi’ni kazanması nedeniyle (Kendisi şu an aynı üniversitede profesör olarak bilim üretiyor, ne güzel.) Antakya’dan Ankara’ya gelmenizden sonra şiirlerinizi okuyan ama kendini bilmez bir kentteşimiz, “Hocam, iyi güzel şeyler yazıyorsunuz ama bunlarda diyalektik yok.” diye yazarmış size. Şöyle yanıtlamışsınız onu: “Şu diyalektik dediğin şey hangi bakkalda satılıyorsa, al gönder de şiirlerime süreyim.” Bunu dinledikten sonra, “Ağabey, müthiş bir mizah yapmışsınız.” dediğimde, “Bu ülkenin her adımından mizah, kara mizah fışkırıyor. Bunları yazmaya bir Aziz Nesin değil, bin Aziz Nesin yetişemez.” karşılığını vermiştiniz. Bu toprakların kronikleşen yangın halini mizahın da söndüremediğini, kara mizahın egemen hale geldiği bir dönemde yaşadığımızı üzülerek dile getirmek durumundayım.                 Ha, yeri gelmişken “keskin devrimciler”e verdiğiniz bir dersi de unutmadığımı, hayatta esasın “öz”de olduğunu derin belleğime bu anekdotunuzdan sonra yazdığımı dile getirmeliyim. 1970’li yıllarda Antakya TÖB-DER’e gidip gelişlerinizin birinde, sizi ütülü ve şık elbiseli gören “keskin devrimciler”in “Ooo, Ali Öğretmenimiz burjuva olmuş!” demeleri üzerine dışarı çıkıp üzerindekileri kırıştırıp tekrar içeri girdiğinizi, sizi o halde gördüklerinde buz kesildiklerini anlatmıştınız. Ah, ülkemin insanının anlayışını estetik açıdan da kapsayıcılıkla geliştirebilseydik…               Uzun yıllar öğretmenlik yaptığınız Antakya’ya olan sevdanızı “Antakya Çarşıları” kitabınızdaki şiirlerle dile getirdiniz. Ankara’ya ikinci gidişinizden sonra bu çok sevdiğiniz kente dönmediğinizi, pek gelmediğinizi de biliyorum. Haksız da sayılmazsınız yani. Binlerce yıllık çarşı kültüründeki bütünlüğün, Demirciler Çarşısı başta olmak üzere Yeni Sanayiye taşınarak nasıl parçalandığını başkalarından dinlediniz. Ben bizzat yaşadım. O zamanın betoncu Belediye Başkanı Bekir Karabacak’la bunun kavgasını yapmamıza karşın, kentine sahip çıkma açısından Roma Köprüsünün yıkılmasına sessiz kalmakla sınıfta kalan Antakya halkı, bu konuda da eleğin altında kaldı ne yazık ki. Bugün ülkemizin cama betona boğulduğu bir dönemden geçiyoruz ki, elli yıl önce yazdıklarınızın, düşünen ve kültür mirasını önemseyenler için şimdi daha çok anlam kazanıyor.                Aklıma geleni yazmadan geçemeyeceğim Ali Ağabey. 1999’da kaybettiğimiz senin de dostun olan şair Süleyman Okay Ağabey’in Demirciler Çarşısı’nı işleyen şiirini, vefalı oğlu Arif Okay bir tabelaya yazdırdı. O tabelayı çarşıya astığımızda, çok ilgi görmüştü. Ne yazık ki Antakyalılar, o tabelaya da sahip çıkamadılar. “Antakya sokakları dar/Antakya sokakları bir kişilik/Sen giderken ben gelemem/Bir gönlümü bahar almış/Bir gönlümü yaz/Antakya sokakları bir kişilik/Öte git biraz” diyerek betimlediğin o kantaralı, tarıklı, taş döşemeli sokakları betonla kapatan zihniyeti çöp sepetine atmayı, daha sonra başardığının da altını çizmeliyim Antakyalıların. Ha, bir şeyi daha dile getirmeliyim. Sizin bu şiirinizden hareketle şair ve gazeteci Murat Altunöz arkadaşımız, “Dar Sokak” adıyla bir dergi çıkardı Antakya’da. Bu da önemli bir vefalı davranış, diye düşünüyorum. Ne dersiniz acaba?               “Halk Çağı’nın şairi” olmak, hiç de kolay bir başarı değil. Bunu, topuklarınızdan ter akıtarak, sözcükleri hırpalayarak, onları gelin gibi süsleyip dizelere dökerek kazandınız bu başarıyı Ali Ağabey. Hayattayken kendisi için mücadele eden, hatta hayatını adayan insanların kıymetini bilmeyen “Şeytanistan”da yaşadığımızı bize siz fark ettirdiniz. Olsun, doğru bildiğini söylemek, güzel için zorlukları göğüslemek, dağları delmek, toplumcu insanların bilinçli eyleminin gereğidir. Birilerinden takdir bekleyerek bunları yapmazlar. Birkaç yıl önce Bedran Cebiroğlu dostumuzun anlattığı bir olayı, sizinle paylaşma sorumluluğu duyuyorum. Bunu bilmek sizin hakkınız ve bu kara mizahı da şiirleştireceğinizden adım gibi eminim. Antakya’da YSE’ye doğru giderken bir mahallede sizin adınızı verdikleri bir park yapılmış. Yerel yönetimin bu duyarlığı sevindirici. Ali Yüce Parkı’ndaki tabelayı aramıza alarak Bedran ve Galip’le fotoğraf çekindiğimizde anlattığı olay şuydu: Antakyalı şair-yazarlar sizi anmak için parkta buluşuyorlar. O sırada oraya gelen mahalleden biri, “Biz bu tabelayı istemiyoruz. Bu adam şeytana tapıyormuş.” diye tepki göstermiş. Bedran’lar, adamın kafasına yerleştirilen bu yanlışlığı söküp atana kadar akla karayı seçmişler. Sizin romanınızın adı olan “Şeytanistan”ın, halkı cehalete mahkum edenlerden hesap sormak için yazıldığını anlamakta zorlanmış adam. İşimizin hiçbir zaman kolay olmadığını, bu olayda da görmüş olduk. Zaten bizim zor olanı seçerek yaşam mücadelesi vermemiz gerektiğini sizlerden öğrendiğimizi, belirtmeme gerek yok sanırım.               Ali Ağabey, sözcüklerle nasıl hemhal olduğunuza, sadece yazdıklarınızı okuyarak değil, yazım aşamasına tanık olanlardan biriyim. Arkadaşlarınızdan, Antakya Parkı’nda yürürken birden durup cebinizdeki defteri çıkararak notlar aldığınızı, daha sonra bunları evde sarı saman kağıtlara yazarak üzerinde defalarca işçilik yaptığınızı dinlemiştim. Mehmet Turan Yarar ve Abdullah Özkucur’la da görüşerek ya da yazışarak şiirinizi yoğurduğunuzu biliyorum. Eserköy’deki evinize gittiğimde dosyalar üzerinde nasıl harıl harıl çalıştığınızı görürdüm. Şiir konusunda derli toplu ilk sunumunuzu TÖB-DER Antakya Şubesi’nde yaptığınızı da dinleyenlerden öğrenmiştim. Daha sonra bu notlarınızı kitaplaştırarak “Şiirin Dili Yapısı ve İşlevi” adıyla 1975’te yayımladığınızı biliyordum ama kitabınızın yıllar sonra Trabzon’da fotokopisini edinebilmiştim. Işıklar içinde yatsın, kendisini saygıyla andığım Arslan Pulathaneli Ağabey’in zengin kütüphanesi işe yaramıştı.                  Şiirin bir sözcük seçimi, bağdaştırması ve dize inşası sanatı olduğunu iki şiiriniz çok güzel anlatmaktadır. “Düğünüme Hoş Geldiniz” ve “Halay Çeken Sözcükler”. İlkindeki şu dizeleri yazmamda sakınca yok sanırım. Benden telif istemeyeceğinizi biliyorum. Küflü Ahmet’in, yani Bilgi Yayınevi’nin nasıl telif öde(me)diğini bana baldıran zehri olarak anlatmıştınız çünkü. “Giyinip kuşandı sözcükler/Ellerine kına yaktı/Sürme çekti gözlerine/Şiirime gelin geldi” dizeleriyle ne güzel baş göz etmişsiniz sözcükleri.  Böyle düşündüğüm için dilerim bana kızmazsınız. Şairin ustalığı da, bu baş göz etme işini ne kadar estetik yapıp yapmadığındadır bence. Tam bu noktada şair Sabahattin Yalkın’ın sizin için söyledikleri geldi aklıma. O, 300-500 sözcükle konuşan bir köyden yetişen Ali Yüce’nin bu kadar zengin bir dille şiir yazması büyük başarıdır, diyor. Bu görüşe katılıyorum. Büyük şehirlerde doğmuş, kültürlü bir ortamda yetişmişlerin hazıra kondukları gibi değildir sizin çabanız. Bu takdire değer bir başarıdır.               Bu başarınızı İtalyanlar gördüler ve size 1994’te Akdeniz Şiir Ödülünü verdiler. Oraya giderken başınızdan geçen olay da dillere destan oldu ama duymayanlar için izin verdiğini varsayarak, burada anlatayım. Yanlış hatırlamıyorsam, ödülünüzü almak için gittiğiniz İtalya’da, havaalanında uçaktan indiğinizde bekleşen bir gruba katılmışsınız. Kerli ferli insanlarmış. Onlarla birlikte otele gitmişsiniz. Orada fark etmişsiniz ki o grup, patronların bir toplantısı için buluşmuş. Ancak, sözcük devşiren bir Anadolulu olarak, İtalya’da nasıl tüccar sınıfından sayıldığınıza hâlâ akıl erdiremediğimi de belirtmeliyim.               Ali Ağabey, sizin emeğinizin değerini bilerek elimin ve gücümün yettiği kadar çalışmalarınızı yeni kuşaklara tanıtmak, yapıtlarınızı değerlendirmek için çaba gösterdiğimi, oğlunuz Galip başta olmak üzere dostlarınızın da bildiğini düşünüyorum. Antakya’da Duran Yaşar, Nevruz Uğur ve Kerim Dönmez arkadaşlarımızla beş yıl yayımladığımız Amik Dergisi’nde sizin için kapsamlı bir dosya hazırladık. Çok ilgi görmüştü. 2005’te Çankaya Belediyesi’nin Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sizin için düzenlenen gecede konuşma yapan birçok dostunuz vardı, ben de slaytlar eşliğinde yaşam-şiir serüveninizi anlatmış, program sonunda beni kucaklamıştınız. O an “Şiir Sıcağı” kitabınızdaki tüm şiirler belleğimde canlandı. Yaşama, sanat değil her şeye anlam verenin insan sıcağı olduğunu bir kez daha derinden duyumsadım. Sizi 29 Nisan 2015’te kaybettiğimizde, bu sıcaklığı geleceğe nasıl taşırım diye kaygılandım. Kaygımın yersiz olduğunu, 2017’de Defne Belediyesi’yle düzenlediğimiz “Ali Yüce’yi Anma” programındaki yapıtlarınız ve anılarınızla bize verdiğiniz sıcaklıkla anladım.                     Şiirinizin cevherini çok iyi gören birinden söz etmek istiyorum son olarak. 2006’da Ankara’da Yoğunluk Dergisi’ni çıkarıyorduk arkadaşlarımızla. O yıl, Lübnan’a asker göndermek için TBMM’de teskere görüşmesi yapılıyordu. O günlerde Filistinli dört şairi Ankara’ya davet etmiştik. Bunlardan biri de Halid Ebu Halid idi ve Filistin cephesine giden Deniz Gezmiş’e hocalık yapmış bir şairdi. Program dışı olarak bizden iki şey istemişti. Biri, sizinle görüşmek; diğeri de Deniz Gezmiş’in mezarını ziyaret etmek. Eserköy’de sizinle görüştürmüştük. Galeria’da sohbet ederek şiir üzerine söyleşmiştiniz. Orada çekindiğimiz fotoğrafı, gözüm gibi korurum. Kendisi bu görüşmeden çok mutlu olmuştu ama zamansızlık nedeniyle Deniz Gezmiş’in mezarına götüremediğimiz için bize sitem etmişti. Bunun ezikliğini üzerimden bir türlü atamadığımı, sizinle paylaşmak isterim.                Evet, sizinle görüşemeyeli beş yıl oldu. Ağız dolusu gülüşünüzü, masum yüzünüzü, şakalarınızı, en çok da dizelere dizdiğiniz sözcüklerin düğününü özlediğimi bilmenizi isterim. Bu özlem ve sevgiyle sizi selamlıyorum.  Ankara, 13 Kasım 20

 

Top