Gülümsemek ömrü uzatır

"Bir gülüşü var kelebek görse ömrü uzar.” 

Bugün lütfen kendinize ve sevdiklerinize yetecek kadar gülümseme satın alın. Paranızın olmaması sonucu değiştirmez. Önemli olan nereden alacağınızdır. Bereketli Anadolu topraklarında yetiştiğinin farkına var(a)madığımız anlatıcıların, erenlerin, velilerin öğretilerine katık yaptığıdır gülümseme. Satın alın derken, o zenginlik her insanın yüreğinde. Hiçbir insan o zenginlikten mahrum değildir. O zenginliğin mayası ile yetişmiş olanlar, anlatıcıların ve en ünlüsü Nasreddin Hoca’nın fıkralarıyla gülümseyip kahkaha attılar.
Şöyle bir düşünün, en son ne zaman doyasıya güldünüz ya da kahkaha attınız? Ya da böyle bir coşkuya tanıklık ettiniz? Bana sorarsanız; yıllar önce Yazar Işıl Özgentürk’ ün kadınlarla bir sohbetinde çok güldüm, bir de rahmetli besteci, kanun üstadı Halil Karaduman’la Arsuz Oteli’ndeki sohbette. Ruhu şadolsun, gülmekten ağladığımı söyleyebilirim. Unutmadan, Samandağ Kütüphane Müdürü sevgili dostum İbrahim Kimyongör’le de yaşadım öyle bir anı.

Ah vah ettiğimiz şu dönem, bizde gülecek hal bırakmamış olabilir. Bir gün gelecek coronavirüs öncesi ve sonrasını anlatır olacağız dostlarımıza, yakınlarımıza. Zaman zaman içimiz burkulacak, zamansız ayrılıklara hüzünlenip, gözyaşlarımıza hakim olamayacağız. Geride kalan birkaç fotoğraf imdadımıza yetişecek. Bir kuru kağıt bile olsa dudağımıza yaklaştırıp, içimizi ısıtmaya çalışacağız.
Nereye kadar, gittiği yere kadar, elbette. Okur yazarsanız, bizden öncekilerin yaşadığı kırılma noktaları bilmeniz gerekir. ‘Düş artık yakamızdan’ demek için, hüzün ve üzüntü kapımızı çalmasın diye, akıl ve bilimi rehber edinmeliyiz. Sağlıklı beslenmeyi ve sağlıklı yaşamayı yeniden tesis etmeliyiz.
Altından da, elmastan da değerli gülümsemenin farkına var(a)mayanlar için söylüyorum; gülmeyi, gülümsemeyi, yardım etmeyi, paylaşmayı, selamlaşmayı ve sohbet etmeyi hatırlamanın zamanı gelmedi mi?...
Gülümsemenin insanı gençleştirip güzelleştirdiğini, ömrü uzattığını hatırlatırsam, gülmeye, gülümseyen yüzlere, gülümseten yüreklere hasret çekmez misiniz?
Çevremizde gördüğümüz yığınla gergin, agresif insan tiplerini gördükçe, yeni insan tipini aramaz mısınız? Yeni insan tipi de ne demek?

***
İki dostun sohbetine tanıklık ettim geçtiğimiz günlerde. Biri diğerine, bundan 50 yıl öncesini, televizyonun yaygın olmadığı dönemde radyodan ajans (haber) dinlenen günleri anlatıyordu. Kor ateşle dolu bir mangalın üzerine yerleştirilmiş bir masa... O masayı örten büyükçe bir yorgan... Yorganın çevresinde oturup ısınan bedenleri, parlayan gözleri, meraklı beyinleri, dahası ısınan yürekleri, sevgi ve kahkaha dolu anları anımsattı. Üçümüzün gözleri ışıl ışıl oldu... Birden heyecanlanıverdik kızlı erkekli. Yitip giden onca yıldan sonra beyaz atlısına kavuşmayı bekleyen prenses ve sevgilisine kavuşan prens gibi... İkram edilen elma şekerini yalar gibi...

- Koronası batsın!, ‘batsın gitsin’ demekle de batmıyor da gitmiyor da. Haneye girince, haneye tecavüz edercesine saldırgan!.. Vebayı görmüş ve yaşamış kadim bir kentin çığlıklarını duydukça, hastanelerde gözleri sürmeli, işaret parmağıyla sessiz olmayı öneren o bakışlarla sustuk!
Celladına aşık olmaksa yaşamak, bir şey getirmez ki eve kapanmak! Kendimizi tanıyabildik mi, ailemizi anlayabildik mi, sevdiklerimizi hatırlayabildik mi, komşularımızı sorabildik mi?
Darlığınızda, yalnızlığınızda, bir dost, bir sıcak el, bir yaren aradığınızda yanınızdan ayrılmayan dostlarınızı arayıp sordunuz mu, yardım ettiniz mi ya da kendiniz için bir kitap okudunuz mu, bir film seyrettiniz mi, müzik dinlediniz mi? Hiç yoksa saksıdaki çiçeğe, sokaktaki kediye ya da can dostlarına gülümsediniz mi? Bu saydıklarımızdan hiçbirini yapmamışsanız, virüsün sizden daha güçlü olduğunu, bu kez hızla üzerinize gelen freni patlamış kamyon değil, züccaciye dükkanını basan bir fil olduğunu kabul etmelisiniz.

Sözün bittiği yerdeyiz demek mi daha mantıklı, kitlesellikten bireyselliğe dönüş ya da bencillik mi? Suratınızı asmışsanız, yeni tip insan konusu ele alınıp üzerinde durulması acil bir konudur.
Bir zamanlar, ‘bir kahkaha, yarım kilo pirzolaya değer” dediklerinde, yaşadığımız dönemden olacak, her ikisine de yabancıydık. Kahkaha atanları, gülen ve gülümsetenleri tanır ve duyardık. Hacıvat-Karagöz ya da meddah gibi. Sonra tanıştık meşhur pirzola ile... Hangisini tercih ettiğinizi sorsam, büyük olasılıkla gülümseme dersiniz.
Belli ki gülmek, insanların yaşam kaynağı. Yaşamın en önemli besini, moral, yeni adıyla motivasyon kaynağı...
Büyüklerimden; “Allah beni güldürenlerden değil, ağlatanlardan razı olsun” değimini duyar ve alkışlardım. Zira, insanın yüzüne gülüp, arkasından tuzak hazırlayanlar pek çoktu. Yalakalığı hiç sormayın, o zaten insanlık tarihinin neredeyse en eski mesleği. Her dönemde insanları gafil avlamak iste-yenlerin marifetidir beyaza siyah demek, sırt sıvazlamak...
Gerçekler acıtıp incitse de insanı, erdemli olmanın gerekliliği öne çıkarılmış; “İncinsen de incitme!” sözüyle...
Bu bağlamda “Ya yeni bir yol bulmalı ya da yeni bir yol açmalı” sözü yazımızın en önemli ışığı...

Gülmenin hayat kurtardığına, ömrü uzattığına ilişkin elinizde belge var mı diyenlere, hayatı zehir edip öldürenlerin belgelerini sunmaya çalışalım...
Kültür Bakanlığı’nın 1992 yılında yayınladığı “Atatürk Devri Fikir Hayatı I” adlı eseri bir kez daha okuyorum. Kapak tasarımı Ümit ağabeye (Sarıaslan) ait eserde, yığınla ders niteliği taşıyan belge var: Nietszche’nin
“Hayata, hayata, hayata... Hayata daha çok hayat katalım” düsturu gibi...
Düşünün... Günümüz insan tipini gözlemleyip, yeni tip insana gerek var mıdır, varsa nasıl değişir ya da değiştirilir? Bununla ilgili dönemin aydınları, yeni insan tipi üzerinde de yoğunlaşmışlar.
1933 yılında Abdülhak Şinasi bir makalesinde, “... Atatürk devrinde Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir hayli değerli sanatçı yetişmiştir. Devlet bunları teşvik etmiş. Avrupa’ya göndermiş ve tablolarını satın almıştır” görüşleri hatırlatılır. Ki, bu dönemde bile sanat ve sanatçıya bakışımız ortada.
Sonra Mustafa Şekip Tunç’un ‘münevver”lik konusu tartışılmış. Ki, aydın olmak da halen ülkemizde tartışmalı. Ne demiş Tunç, “... Artık milliyetin yalnız propaganda ve medhiyesi (övgü) devri kapanmalıdır.

Milliyet daha çok zeka ve ilim terakkisinden (gelişiminden, gelişmesinden) doğan bir intibahın (uyanışın) ilk merhalesidir (aşamasıdır). Münevver (aydın) olmanın şartı, insanlığın yarattığı büyük eserleri çok iyi bilmektir.”
Üstün yapıtlarla tanışmadan çağdaşlaşma iddiasını gevezelik olarak yorumlayan Mustafa Şekip Tunç, Avrupa medeniyetini vücuda getiren büyük eserlerin Türkçeye çevrilmesini tavsiye eder.
Şimdi gelelim gülümseyen toplum modeline...
Ülkemizin önemli yazarlarından Ziya Gökalp, 1924 yılında “Tebessüm” başlıklı bir makale yayınlar. Makalesinde yeni nesillerin sağlıklı ve neşeli olmasını isterken, gülümsemenin milletlerin hayat yeteneklerini gösterdiğini savunur.
Türk halkı ya da herhangi bir halk ‘güler yüzlüdür’ demekle güler yüzlü olabilir mi?
Elbette olmaz.

Nedenini ortaya koyup düşünmemizi salık veren ünlü düşünür Ziya Gökalp, “Yazık ki bizde zâhid babalarla zâhid mürebbiler tebessümü yasak ettiklerinden, münevver Türkler en az tebessüm eden bir sınıfı teşkil etmişlerdir. Bu davranışın değişmesi lazımdır” der ve şöyle devam eder: “yapacağımız inkılâpların birisi tebessüm inkılâbı olmalıdır.”
İnsanların asık suratlı olmasında baskının da rolü vardır. Günümüzde yaşanan ve yaşatılan, izlenen ve izlettirilen rolleri anımsadıkça, günümüz insan tipinin nasıl bugünlere geldiği, nasıl başta ailesine ve çevresine değiştiği, yabancılaştığı, hatta düşman kesilip canileştiğini görebiliriz. Özellikle günümüzde sevdiğini, eski eşini, kızını ya da kardeşini öldürenlerin artması, sevgisiz yaşadığımızın en büyük kanıtı.
Gökalp, “Amirin maiyetine, ustanın çırağına, hele köy ağalarının köylülere gösterdikleri yüz daima husumetlidir. Cumhuriyet’in en esaslı vazifesi, bütün bu tazyikleri (baskıları) kaldırıp yerine tatlı muameleri koymaktır” der.

Güç sevgisizlerin elinde olacak ki, gülümseyen toplum modeli hayata geçmemiş. Sevmek yerine sevgisizlik, gülümsemek yerine asık suratlılık, uzlaşmak yerine çatışmak bu millete uygun görülmüş. Bu noktada Avni Başman ‘Canı Sıkılmayan İnsanlar” makalesinde, hareketli, yaratıcı ve kalıplaşmamış insan tiplerini över. Övülmez mi? Aynı dönemde Zeki Mesut da “Türkiye Cumhuriyeti medeniyet ve terakki yolunda muvaffakiyetle yürüyebilmek için yeni bir vatandaşa muhtaçtır” derken, yeni vatandaşı topluma faydalı olan insan tipi olarak göstermiştir.
Sonuç olarak; bu yeni tip insan modeli ile ilgili düşünceleri dikkatle izleyen ülkemizin kurucusu ve kurtarıcısı Atatürk, bekleneni ve isteneni kendi içimizden çıkartmak isterken, “Milletimizin tarihini, ruhunu, gerçek ve doğru harmanlanmış dürüst bir nazarla görmeliyiz. Lakin halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok münevverlere teveccüh eden bir meseledir” diyerek, yaklaşmıştır.
Hak, hukuk ve adaletin sorgulandığı günümüzde, topluma zarar verenlerin yaptıkları kendilerine kar kaldıkça, topluma yararlı yeni tip insanı bulmak ne yazık ki zor!. Hele de insanlarımızı şiddete yöneltip, barbar olarak yetiştirirsek.
Ülkemizin sağlıklı ve huzurlu olması;-korona da olsa- topluma yararlı, aklı ve bilimi ön planda tutan, sağlıklı düşünen, yüreği sevgi ve barış ile donatılmış gülümseyen yüzlerle mümkündür.
Yeniden hatırlatırım; gülümsemek ömrü uzatır.

Top