GÖKDELENLER

Bir süredir buralarda sürünüyorum. Kış yaklaştı. Geceler soğuk oluyor. Bir de yağmur yağarsa işim daha da zorlaşacak. Sokakta yaşamaya bilmem alışılır mı?
Bir evimiz vardı, iyi kötü yaşayıp gidiyorduk. İlkin eve getirdiğim parayı az bulmaya başladı. Da-ha çok para kazanmak için işimden de oldum. İşsiz kalınca sorun, gün be gün büyümeye başladı. Bir gün kendimi, sokakta dan-dingil buldum.
Kavga ile gözümü açıp, yatağa girene dek bitmeyen, rüyalarıma da giren kavgalardan kurtulmuş olmanın rahatlığına kavuştuğumu sandım ilkin. Karton kutuların üzerinde yatarken, görülen rüyalar da güzel olmuyor.
Soğuğu duymamak için yemekten kesip alkol almaya başladım, diğerleri gibi.
Bir süredir bu gökdelenlerde bulduğum kuytu bir yerlerde yatıyorum.
Akşam çok soğuktu. İçtiğim alkol bile etkilemedi. Bütün gece üşüdüm. Gün aydınlanır aydınlanmaz kalkıp hareket ederek ısınmaya çalıştım. Bir yararı olmadı. Vücudumdaki ısıyı kaybetmiştim. Yolda yarı yürür yarı koşarken önümde biri, yün kazağını sırtından çıkarmış elinde taşıyordu. Onun ısınmaya ihtiyacı yoksa, benim ihtiyacım vardı. Nerdeyse bir parça buz gibi donacağım aklımdan geçiyordu. O kişinin gereksinme duymayıp elinde taşıdığı yün kazak beni donarak ölüm-den kurtarırdı. Yün kazağa gözümü odaklayıp koştum. Kazağı çekip aldım. Kazağını kaybeden bağırıyordu. Kazağa ihtiyacı yoktu. Neden bağırıyordu? Anlamadım.
Kazak elimde elli metre kadar gitmiştim. Birisi elimdeki kazağa yapıştı. Kazağı bir eli ile tutan adam, diğer eliyle de bir yumruk savurdu yüzüme. Zaten ayakta duracak halim yoktu. Yere yuvarlandım. Kazağı bırakmıyordum. Kazağı tutan adam beni tekmelerken, birkaç kişi daha geldi. Tekmeler, yumruklar savrulurken canımın yanmasına, kazağı kaybettiğim kadar üzülmedim.
Tekme, tokatlar ne kadar sürdü, bilmiyorum. Kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda, bir başıma yerde yarı cansız olarak yatıyordum. Kımıldayacak gücüm yoktu. Bir süre sonra, zaman zaman birlikte olduğum arkadaşım geldi. Ne olduğunu sordu. Onun dediklerini anlıyor fakat cevap veremiyordum. “Soğuktan donmamak için, birinin kullanmadığı kazağı ile ısınmak istedim. Kazağı alıp kaçtığımı görenler, herhalde yaşamama tahammül edemedikleri için, kazağı neden sayıp beni öldürmek istediler” diye anlatmak istedim. Havası boşaltılmış bir balon gibi yerde yatıyordum. İlkin yaşayıp yaşamadığıma karar veremeyen arkadaşım, bir süre etrafımda oyalandı. Yapabileceği bir şeyin olmadığına karar verip gitti.
Bir süre kendimden geçmişim. Kendime geldiğimde güneş gökdelenlerin ardında kaybolmuş-tu. Hava soğumaya başlayacaktı. Ne yapabilirdim? Şu an üşüyüp üşümediğimi fark edemiyordum.
Hava kararmaya başladıkça gökdelenlerin pencereleri ışıklarla aydınlanmaya başladı.
Pencerelerde ışıklar yanıyor perdeler kapanıyor, ışıklar yanıyor. Önümde belki yüz pencere bana bakıyor gibi. Bende onları ister istemez seyrediyorum.
Bir ara bende onlar gibi işten eve gelip evimizin ışıklarını yakar, pencerenin perdelerini kaparken, mutfaktan karımın pişirdiği yemeklerin kokusu beni daha da acıktırırdı. O yemek kokularını özlüyorum.
Eminim karşımdaki evlerde şimdi yemekler pişiyor ve kokusu evleri dolduruyordu.
Pişen yemekler masaya konacak, masanın etrafında oturanlar tabaklarını doldurup yemeye başlayacaklar.
Gene dalmışım. Gecenin karanlığı sarmış sarmalamış her yeri. Gökdelenlerin pencerelerinden sar-kan ışıklar bulunduğum yeri biraz aydınlatıyor.
Neden buradayım? Üzerimdeki ağırlıkta neyin-necisi? Kımıldanamıyorum. Birden aklıma yün kazak, ardından tekme tokatlar ve buraya yığılıp kaldığım geliyor.

Fakat hemen söylemeliyim: üşümüyorum artık. Nedenini de bilmiyorum. Öldüresiye dayak yemekle, yaz gelmedi herhalde.
Pencerelerden müzikler de geliyor. Çalınan bir müzik hepsinden daha kuvvetli yayılıyor dışarıya. Bir parti olmalı orada.
Karşımdaki gökdelenlerin hangisine bakacağımı şaşırıyorum. Işıklar yanıyor, ışıklar sönüyor. Siyah bir köpek geliyor: Doğruca bana gelişi korkutuyor beni. Onu ne sevecek ne de korkutup kaçıracak durumda değilim. Beni iyice kokladıktan sonra hala ölmediğime karar verdi ve yiyecek bir şey bulmak için çevreyi koklayarak benden uzaklaştı.
Müziğin geldiği evde masada çeşitli yemekler tabak tabak dolusu, içkiler şişelerle masada olmalı. Birbirine sarılmış dans eden sevgililer, sevişenler olmalı.
Yemeklerden yiyip, içkilerden içmeye elim varmıyor. Fakat müziğe kapılmış dans ediyorum.
Gençlik günlerimde her yerde çalınan o günün moda şarkıları söyleniyor. Bende çalınan şarkılara katılıp, şarkılar söylerken mutlu olduğuma inanacağım an, kulağımın dibinde:
“Tembel tembel oturacağına” diye karım bağırıyordu.

Perth / Avusturalya

Top