Odin'in Sokak Deneyimi

Evime alalı henüz dört ay oldu. İlk geldiğinde çok ufaktı, yorgun ve argındı. Belli ki günlerdir aç ve uykusuzdu. Eve alır almaz güven içinde mışıl mışıl uyudu. Ertesi gün onu bir veteriner hekime aldık. Kontrollerinden sonra aşılarını yaptık. İştahsızlığı daha da arttı. Birkaç gün sonrası normalleşti. Mamasını yiyiyor, suyunu içiyordu. Birbirimize uyum sağlamaya çalıştık. İsim lazımdı, adını Odin koyduk. İskandinav mitolojisinde tanrıların tanrısı bilinir. Büyüdü Odin. Şimdi sekiz aylık. En sevdiği şeylerden biri pencerede dışarıyı seyretmek. Çoğu zaman gün içinde yalnız kalıyordu, benim eve gelişimle birlikte hemen pencereye koşar dışarıyı seyretmek için pencereyi açmamı beklerdi. Açardım. Doyasıya dışarıyı içine çekerdi.

 

Odin bir kediydi, sokak kedisi. Birkaç gencin ellerindeydi. Kimisi kimsesi yoktu. Öncesini bilmiyorum. Kucağıma geldi, aldım eve. Travmalı bir kediydi, belli. İyileşti. Dinlediğim müziği dinledi, yediğim yemekten de yedi. Büyüdü, büyüdük. Bir gün sokağa çıkmak istediğini farkettim. Evde rahat bırakmıyordu. Sağa sola koşuyor, tırmalıyor, dişlerini geçiriyordu bazen. Çiftleşme vaktiydi. Çok deneyimim yoktu kedi besleme konusunda. İlkti. Deneyimli dostların bilgisine başvurduk. İki yolu vardı ya kısırlaştırılacak ya da çiftleşmesi için sokağa bırakılacaktı. Bir süre sonra kendiliğinden evin yolunu tutuyordu. Öğleydi bilgi. Doğasıyla düşman etmek istemiyordum kendisini. Biraz daha büyüsün dedim kendi kendime. Giderek hırçınlaşıyordu Odin. Farkındaydım. Bekledim olmadı. Pencereyi açtım "gidebilirsin Odin" dedim. Zemin kattaki evimin penceresi açıktı artık. Bana baktı, dışarıdaki kedilere baktı. Bal rengi gözleriyle bir daha baktı. Zeminde konacak yer kestirdi ve atladı. Odin sokaktaydı ve özgürdü artık. Sokaklar ne kadar özgürse Odin de o kadar özgürdü.

 

Peşine düşmedim. Apartmanın önünde onlarca kedi vardı. Sabah akşam mamalarını veriyordum. Suları eksik olmazdı. Onlarla birlikte yaşamak isterse saygı duyacak ve çok sevmeme rağmen onu bırakacaktım. Dışarıdaki hareketlerini izledim, gözlemledim. Mutluydu. Koşuyor, oynuyordu. Rengarenk kedilerin aralarına girmeye çalışıyor, bir yerden bir yerlere zıplıyordu. O kadar mutluydu ki sesimi bile duymuyordu artık. "Odin, buraya gel Odin..." defalarca seslendim. Oralı değildi. Yüzüme bile bakmıyordu. Girdiği arabanın altından el uzatıyordum, kaçıyordu. Eve geçtim. Odin seçimini yapmıştı. Kumunu bahçeye döktüm, kabını yıkadım. Kendi odasını temizledim, penceresini kapadım. Odin, artık yoktu. 

 

Ev birden sessizliğe bürünmüştü. Saat tik takları dışında neredeyse çıt yoktu. Arada bir buzdolabının motor gürültüsü ve sokaktan geçen araç sesleri tik tak seslerine karışarak sessizliği bozuyordu. Gittikten sonra evde ne kadar yer kapladığını farketmiştim, çok alışmıştım kendisine. O değil, ben O'nda misafirdim.

 

Sokağı düşündüm. Sokak tehlikeli bir şey miydi? Evin duvarları bizi sokaktaki tehlikelerden korumak için miydi, yoksa bizi kendi yalnızlığımıza hapsetmek için mi? Gece çekerken perdeleri sonuna kadar, göğün üstüne mi, sokağın üstüne mi, kendimizin üstüne mi çekiyorduk, belli değil! Sokaklarla ilgili çok şey söylenir. Anneler çocuklarına sokağa çıkmamalarını öğütler. Çıkarken defalarca dikkat edilmesi yönünde uyarılarda bulunulur. Bu korku kimden ve neden? Sahi dünyayı yerle yeksan eden insan neden korkar?

Bir soru daha, sokak neydi! Esaret alanı mıydı yoksa özgürlük mü?

 

Gerçek işgalci olan bizlerdik aslında. İşgal, kendi kendimizle ilgili yanı olsa da biz ve hayvanlar arasındaydı. Yeşil alanları yağmalayıp yerine, Sabahattin Yalkın'ın deyimiyle sefertasına benzeyen kocaman binalar dikiyor, her bir tasına kalın duvarlar örerek kendimizi kendimize hapsediyorduk ve hayvanların yaşam alanlarını işgal ediyorduk. Yerlerinden yurtlarından ediyorduk. Bazen kalın duvarları aşarak yalnızlığımıza ortak olanlarını ise katletmek için zehirliyorduk. "Burası bizim, burası bizim" edasıyla asıl sahipleri kovuyor, öldürüyorduk.

 

 

ikinci günün akşamında apartman kapısının önünde, bir aracın altında hareketsiz halde yatarken buldum Odin'i. "Odinnnn" diye seslenmemle birlikte dikti gözlerini gözlerime. Yaşıyordu. Ellerimi açtım, gelmedi. "Hadi Odinnn, gel yanıma, kuzum gel yanımaa". Gelemiyordu. Uzandım çektim arabanın altından. Acıyla miyavlıyordu. Kucağıma aldım. Kir, yağ, toz içinde. Bembeyaz tüyleri sarı renge boyanmış. Tüyleri yer yer yolunmuş kaz gibiydi. Hayır hayır ikinci dünya savaşından çıkmış gibiydi. Vücudunun belli yerlerinde yaralar var. Kafası, eskisinden eser yoktu. Yorgun bitap olmuş. Besbelli ki fena hırpalanmış. Dövülmüştü. Evde kala kala dövüşmeyi de unutmuştu. İçeri aldım, yaralarını yıkadım, temizledim güven içinde sardım. Odin, artık evcil bir kediydi. Evcilleşmişti. Şunu anladım, meğer evcilleşenler bir daha sokağa çıkamıyor. Çıksalar da dövüşemiyor. Unutuyor kavgayı.

 

Odin'den öğrendiğim bir şey var: Evcilleşmek pek de iyi değilmiş. Çok evcilleşmeyelim. Arada sokağa çıkıp pas tutmadan bileyelim kendimizi.

Top