PATOS

Üniversite mezunu bu kadar işsiz varken, ticaret lisesi mezunu bir bayanı elbette işe almayacaklardı. Ama sormakla bir kaybım olmazdı ki… Ümitsiz bir şekilde başvurdum ve mucizevi bir şekilde kabul edildim.

Küçük bir muhasebe bürosu. Olsa olsa 100-120 metrekare. Bir salon, iki oda, küçük bir mutfak, bir tuvalet. Büronun içinde bulunduğu bina, şehrin en önemli kavşaklarından birine bakıyor. Binanın göze hitap eden güzel bir mimarisi var. Kavşağa bakan iki cephe birbirine dik değil, yuvarlak, adeta bir yarım yay. Büro, hayatımda önemli bir yeri olan güneşi akşam saatlerinde alıyor. Cephelerin kocaman pencereleri, büroyu güne ve ışığa boğuyor. Şehrin diğer yapılarıyla karşılaştırıldığında, öyle çok büyük ve yüksek bir bina değil. Zemin ve zemin üstü olmak üzere iki kat. Alt katta bir yerel gazetenin bürosu, yukarıda bizimkiyle beraber üç büro. Yaz ayları olmasına rağmen hafiften bir küf kokusu. Belli ki kış aylarında yağmur suları bir şekilde büronun içine giriyor, duvarları ıslatıyor. Bütün duvarların boyası kalkık veya dökük. Hatta bir duvar neredeyse tamamen kararmış, adeta çürümüş. Salon, müşterilere ayrılmış; büyük oda muhasebecime, küçük oda bana.

Büronun küçüklüğüyle orantısız, orta yaşlı, uzun boylu, oldukça kilolu bir muhasebeci. İki-üç ay geçtikten sonra işin akışıyla ilgili hiçbir sıkıntım kalmadı. Sıkıntılarım farklıydı. Hem neden işe alındığımı da anlamıştım. Büro, bensiz hiçbir şeydi. Müşterilere kapıları açan, onları kabul eden, muhasebeyle ilgili pek çok sorunu halleden, çay ve kahve pişiren, buyur eden… bendim. Telefonlara bakan, bulaşıkları yıkayan, silip süpüren… Muhasebecimin –bundan sonra ona şef diyeceğim–  büroda olması halinde vergi dairesine gönderilen, giden bendim. Müşterilerin işyeri ziyaretçisi şef değil, bendim… Bir diğer sıkıntım işle değil, evle ilgiliydi. Anne-babam. Kavga, dırdır, vırvır.

Şef evliydi. Benimle özel hiçbir şeyini paylaşmadığı halde, eşiyle sorunları olduğunu telefon görüşmelerinden anlamıştım. Hayır, kapılar her zaman kapalıydı ama ses bir şekilde kapı altlarından odama ve salona doluyordu. Eşi bir kez olsun büroya uğramamıştı ki buna pek sevinmiştim. Önceleri nedenini anlamadığım halde, sonradan çözdüm. Mutsuz bir adamın eşi de muhtemelen mutsuz olacaktı. Mutsuz bir eş, hemcinsim; büroda ne eder ne yapar mutlaka bana bulaşırdı. Şef, benimle konuşmayı pek sevmezdi; daha doğrusu kimseyle uzun uzun konuşmazdı. Muhasebe işinde doğal olarak en çok para konuşulurdu. İç dünyasında da, dış dünyasında da para en öndeydi, ön plandaydı. Borsa, kumar, altılı ganyan, talih oyunları… Bu kadar olumsuzluğa rağmen bir kez olsun kalbimi kırmadı. Ama kıracakmış gibi hep istim üstündeydim; her gün, her saat,  her an…

Büronun sönük açılışından kalan birkaç saksı çiçeğini odalara, salona dağıtmıştım. Üç-dört ay geçmeden tüm çiçekler kurudu. Adını sonradan öğrendiğim patos sarmaşığı hariç. Patosu; salona, kavşağa bakan cephelerin ortasına yerleştirmiştim. İki daldan biri bir cepheye, diğeri öbür cepheye. Patos, saksısının boyutları ve kalitesiz toprağıyla orantısız olarak büyüdü, her iki pencerenin üstlerine ulaştı. Ona zarar vermemek için perdeleri çekmez oldum. Salona giren her müşterinin ilgisini çekmeye başladı. Müşterilerin benimle ilk konuştukları, iş-para değil, patos oluyordu. Bir süre sonra, kendimi, onunla yavaş yavaş konuşurken bulmaya başladım. Patos, konuşmamdan haz etmişçesine saksıdan çıkan pek çok dalıyla tüm duvarları yeşile boyadı. O çürük, küflü kara duvarlar görünmez olmuştu. Sanırım sadece saksısına akıttığım suyla değil, duvarların nemiyle, yosunlarıyla, gözle görülmeyen mikroskobik canlılarıyla da besleniyordu.

Büroda çok yalnızdım. Sağa sola pek gidemiyordum. Öyle fazla uğrayanım da yoktu. Şefim, iş dışında bir şey konuşmuyordu. Bütün hayatım patos olmuştu. Akşamları, bürodan ayrıldığımda onu özlemeye başlıyordum. Sabah olsa da gelsem… Onunla konuşsam, sulasam, yapraklarını okşasam, toprağına dokunsam… Ve akşamları bürodan ayrılmasam.

Yalnız yaşayan veya yalnızlık çeken insanların hayatlarında bir hayvan olur ya. Benim hayatımda kedi, köpek, kuş değil; bir bitki, bir çiçek vardı. Bir sarmaşık. Patos!

İki yıla yakın bir süre geçmişti büroda. Ve hemen hemen hiçbir şey değişmemişti. Anne babam aynıydı; hâlâ kavga edip duruyorlardı. Kavga için bunca malzemeyi nereden buluyorlardı, şaşılacak bir şey. Şefim aynıydı. Müşteriler hemen hemen aynıydı. Değişen bir tek şey vardı: Patos. Patos salonun her tarafına ulaşmış, sarmış, adeta içine dolmuştu. Öyle ki tavan bile betondan değil, patosun dallarından ve yapraklarındanmış izlenimi veriyordu. Kimin kimin içinde olduğu belli değildi. Patos mu salonun içinde, salon mu patosun içinde? Mutsuz olmak için bu kadar neden varken, ben yine mutluydum. Ancak beni mutsuz eden, yiyip bitiren tek bir şey vardı. Şefimin iki yıllık süre içinde bir kez olsun patostan söz etmemesi, ona bakmaması, görmemesi…

Büroyu kapatmaya yakın bir akşam,

“Başka bir şehre taşınacağım. Burada yeteri derecede ekmek yok bana artık,” deyiverdi.

Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Adeta lal oldum. Aslında var, var da… demek geldi içimden, diyemedim. Ses tellerimin arasında sıkışan sözcükleri yutuverdim.

“Sanırım, benim iş aramam gerek o halde.”

“Evet, hem iş aramanız hem de büronun eşyalarını yavaş yavaş toparlamanız gerek.”

Sonra eşyaların toplanması, paketlenmesi, bekletilmesi hakkında uzun uzun anlattı. Önümüzde çalışacağımız 8-10 gün içinde işe yaramayacak defterlerin, evrakların, dosyaların hazırlanması… Patosu hiç konuşmadık. Ne o sordu ne de ben bir şey söyledim. Nereye götürebilirdim ki! Bu kadar dalla, yaprakla. O artık bir çiçek değil, bir sarmaşık değil; adeta bir dev… bir bitki deviydi.

Aradan 8-10 gün geçti. Hemen hemen her şey toplanmış, toparlanmıştı. Ayın bitmesine iki-üç gün kaldığı halde maaşımı tam verdi. Patos için kendimce bir formül bulmuştum. Tüm dalları kesecek, saksıyı evime götürecektim. Biliyorum, çok geçmeden evimizin her tarafını sarıp sarmalayacaktı. Hem belki de evimize neşe saçacak, huzur getirecekti; annemle babam kavga etmeyecek, patosu yavruları gibi seveceklerdi. Patos, bir-iki yıl içinde tekrar bu hale dönecekti, emindim.

Bir akşam salona geldi ve iki yıllık süre içinde ilk defa patosa uzun uzun baktı. Düşüncelerimi söylemenin tam zamanıydı.

“Saksıdan çıkan tüm dalları 8-10 santim yukardan keser, evime öyle götürürüm,” dedim.

Bir kahkaha. Beraber çalıştığımız süre içinde ilk defa öyle bir kahkaha attığını gördüm. Öyle ki, karnını tutmuş, gözlerinden yaş gelmişti.

“Dallarını mı?” dedi. Anlamadığımı, ona şaşkın şaşkın baktığımı görünce, “Dalları ve yaprakları mı götüreceksiniz evinize?” diye devam etti.

“Elbette değil. Saksıyı götüreceğim.”

Aniden ciddileşti. “Saksıyı verdim gitti. Çiçekleri, özellikle sarmaşıkları çok seven bir arkadaşıma...”

Yine anlamamıştım. Her şey yerli yerindeydi. Dallar, yapraklar…

“Saksıya… saksıya bakacaksınız,” dedi.

Adeta çivilendiğim yerden yavaş yavaş hareket ettim. Yürüyen ben değil, benim taş heykelimdi. Saksıyı örten pek çok dalı ve yaprağı sağa sola ittiğimde anladım her şeyi: Düşündüğümün aynısını yapmıştı muhasebecim, şefim. Saksıdan çıkan tüm dalları kesmiş, saksıyı oradan almış ve tanımadığım birine vermişti. Şöyle bir başımı kaldırım, yavaş yavaş eksenim etrafında döndüm, duvarlara baktım. Ölümün hiçbir emaresi yoktu patosta. Yaşıyordu, yaşıyordu, bensiz bir yerde yaşıyordu! Yaşayacak mıydı? Tıkandım, nefessiz kaldım bir an. Sonra iç çekercesine derin bir nefes… gözyaşlarına boğuldum. Artık derin derin, kesik kesik nefes alıyor, hıçkırıyor, gözyaşlarıma hâkim olamıyordum.

“Seher Hanım! Seher Hanım! Kendinize gelin lütfen! O sadece bir çiçek…”

“Patos benimdi! Beeeenim! O benimdi!” dedim, kapıyı çarparak işyerini terk ederken.

Şubat 2017, Antakya.

Top