KAFAMIN İÇİNDE BİR BOŞLUK ÇINLIYOR

Elektronik posta adresime bir ileti düştü. Açtım: “Sevgili oğlum merhaba!” cümlesi ile başlayan bir yazıyla karşılaştım. Şaşırdığımı söylemeliyim! Babamın elektronik posta adresi yoktu. Dahası bilgisayarı da yoktu ve kullanmasını da bilmezdi. Klavyenin tuşlarına bir kez olsun dokunmamıştır. Hem ilginç hem garipti! İletiyi okumadan önce, gönderenin kim olduğuna baktım. Aşina olmadığım bir isimdi ve benimle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Tanımadığım gibi, hafızamda ona ait bir tek iz bile bulunmuyordu. Takma isim kullanmış olabileceğini düşündüm ya da ileti posta kutuma yanlışlıkla düşmüştü.

 Hevesle okumaya başladım: “Uzundur yazmıyorum. Seni merakta bıraktığımı biliyorum. ‘Kaybolmuşken, hangi cehennemden çıktı bu adam şimdi?’ diyebilirsin. Bu konuda yerden göğe kadar haklısın. Seni, özellikle de kardeşini ihmal ettim. Hatalarım haddinden fazla; ikinize özür borcum olduğunu belirtmeliyim. Bunları daha sonra uzun uzadıya konuşuruz. Geçen bunca zamandan sonra yazma ihtiyacını neden hissettiğimi merak etmişsindir. Konuya hemen girmek isterim. İşin özü şu ki, bir hanımla tanıştım: Hoş, güzel bir hanım. Kanımız kaynadı, gezdik, dolaştık, konuştuk, koklaştık; neyse fazla uzatmayayım, sonunda evlendik. Hatunun benden epey genç olduğunu tahmin edersin. Lafa bak! Nasıl tahmin edeceksin ki? Bilmen için söylüyorum, kardeşinin yaşında işte!

Öncelikle, annene hiç benzemediğini söylemeliyim. Huyu da suyu da, şekli şemaili de farklı… Bir kere, sınıf farkı var. Kusura bakma, biraz özele iniyorum, ama bilirsin, insan uzaklara kaçınca duygusallaşıyor. Ayrıca, yaşadıklarımı samimi olarak aktarmak istiyorum: ‘Sınıf farkı var,’ diyorum ya, gerçekte annene bir övgüdür bu. Annende var olan o aristokrat özelliklerden hiç biri, ama hiç biri bu hanımda yok! Hiçbir zaman da olmamış! Salon kadınlığından o kadar uzak ki, görsen, tam bir kaldırım kaçkını. Annendeki kibir, annendeki büyüklenme, letafet, nezaket, kibarlık, hor ve hoş görme, hele hele saray kadınlığı ona hiç uğramamış, teğet bile geçmemiş. Oturmasını da bilmiyor, kalkmasını da… Yemek yemesi bile ilkel… ‘Aklından zorun mu var baba?’ dediğini duyar gibiyim. Olmasına yok, ama inanmayacaksın belki, düşündüğümde bana da şaşırtıcı geliyor. İçinde bulunduğum ahval ve şerait hiç de normal değil, ben bile anlıyorum! Bilmelisin ki zamanı ‘annenden önce’ ve ‘annenden sonra,’ şeklinde tarihliyorum artık. O nedenle karşılaştırma ihtiyacı duyuyorum.  

Buralara düştüğümde, - ‘düştüğümde’ demem, isteyerek gelmeyişimden- biliyorsun bunları, konuşmuştuk. Hatırlıyorsan o vakitler kafamın içinde bir boşluk çınlıyordu: Var olmakla olmamak arasında salınan bir sarhoşun yere basmayan sarsaklığı içindeydim. Kim olduğunu, nereye ait olduğunu bilmeyen bir vatansız gibi iki arada bir derede kalmıştım. Dönmek istesem mümkün değil, kalsam, köksüzlüğüm buraya ait olmaya engel. Kafamın içinde zonklayan boşluğu sırtlamış başıboş gezinirken karşılaştım o güzel ve güzel olduğu kadar sevimli olan hatunla. Bunları söylerken bile bir hoş oluyorum, her yanım bir tuhaf karıncalanıyor. Kusura bakma yine haddimi aştım, bağışlarsın artık!

Sokakta müzik yapıp dileniyordu ilk gördüğümde. Sokak sanatçılarını küçümsediğimden değil, müziği iğdiş ederek resmen dileniyordu da ondan! Müzik yapmanın da bir adabı var: bir çalgı aleti olur sanatçının elinde, flüt olur, keman olur, darbuka olur, davul zurna olur; üfler, vurur, cızırdatır, her ne ise işte onu yapar! Onun elindeki neydi peki? İki tane sopa, her hangi bir ağaçtan koparılmış, hatta en yakın çöp bidonundan devşirilmiş iki uzun sopa: Sopaları yere vurup şarkı söylüyor; affedersin, ağzından çıkan ezgilere şarkı demek çok abartılı olur, ‘anırıyordu,’ demek daha şerefli. Orta yere eciş bücüş bir teneke kap, bir çanak koymuş, gelen gidenin para vermesini bekliyor. Aslında buraya kadar önemli sayabileceğin ya da dikkate değer bir şey yok! ‘Herkesçe yapılabilir, ne var ki bunda?’ diyebilirsin. Evet, bence de öyle! Peki, şöyle söylesem: Önünden kim geçerse geçsin, sopaları yere hızla vurduğunu ve şarkı yerine ikame ettiği o anırtılara başladığını, orada bulunma gafletine düşen kişi tenekeye para atıncaya dek, bağırtısını yükseltip kulakları tırmalayacak seviyeye getirdiğini söylesem, ne düşünürsün? Gürültüden uzaklaşmak için insanların koşar adım kaçtıklarını ya da teneke çanağa para koymak zorunda kaldıklarını söylesem peki?

 

Kurtuluşu yoktu o anda oradan geçenin! Kaderi onu buraya sürüklemiş ve o cıngıla sokmuştur. Ya para koyacak ya da hızla, koşar adım uzaklaşacak ya da kulaklarını tıkayacaktı. Bu arada beleşe küfür etmek işin ödülüydü. Para, tenekede tıngırdayınca, sesini- pardon anırtısını- hemen kesiyordu. Tam bir otomat, tam bir makine gibi: koydun mu parayı alırdın sigarayı, çayı, dondurmayı… O kadar basit! Ne kadar para o kadar köfte yani! Bir farkla, olayımızda, çanağa para koyduğunda “sessizlik” alıyordun en şahanesinden!

Giyimini uzun uzun anlatmak istemem! Eksik kalmasın diye değinmem gerekirse: kısaca partal, kirli, pasaklı, sümüklü diyebilirim. Muhtemelen ben, eski ben olsaydım, affedersin, çanağına tükürür, bir güzel pataklar, arkama bile bakmadan yürür giderdim. Misal, parmak uçlarında beyaz durması gereken tırnakları kirden pastan görünmüyordu; yok yok, şöyle anlatayım, sanki tırnaklarına, rengi kaçmış siyah boya sürülmüş gibiydi; sabahtan akşama dek kömür taşımış da yıkanmamış işçi gibi bir şey. Misal, teninin rengi, ten rengi olmaktan çıkmış, rengârenk boyalarla kat kat sıvanmış bir tuvali andırıyordu. Hayal gücünü harekete geçirmek için söylüyorum: sıvı değerse kıymetini yitirecek bir “Mona Lisa” düşün.  

Sorarsan, boyaları akmasın diye yıkanmayan bir su perisi gibi geldi bana. Çizdiğim tablo ile senin hayal ettiğin resim örtüşmeyebilir. Hatta resmettiklerim seni iğrendirebilir, belki de benden nefret etmene sebebiyet de verebilir; anlarım! Davranışlarım kınanmaya açık, duygularını saklamanı istemem. ‘Babamdır, hoş görmeliyim,’ demeni de istemem, ne düşünüyorsan o, ne hissediyorsan o! Annenden aldığın soyluluk, nezaket, kibarlık kötü kelimelerin ağzından dökülmesine engel olacaktır; içtenlikle eminim ve bu yüzden rahatım!

Annen öyle mi? Ne münasebet! ‘Sınıf farkı var,’ demem, ondan! Ne yaptığımı söyleyeyim: Tuttum elinden hatunu, sürükledim peşim sıra; bu yaşıma rağmen bir danayı sırtlayacak kadar güçlü olduğumu belirtmeme gerek yok herhalde! Senle az dayak atmadık gelene gidene, damarımıza basana; hatırlarsın! Gerçi hatırlamak istemezsin, o günlere dönmek hep sıkıntı verir, üzer seni, biliyorum. Anımsatmak istedim sadece. Annen çok kızardı, yakıştırmazdı; kötü bir örnektim; akıllanmadım hiç! ‘Aslına döndün, tıynetin bu, şaşırmadım’ da diyebilirsin. İtiraz etmem, hatta haklı olduğunu dahi kabul ederim.

 Neyse, kızın arkadaşları varmış, -ben arkadaş diyeyim, sen başka şey anla- serseri hepsi; çekiştirdiğimi görünce çullandılar üstüme; bir kavga bir gürültü, kızılca kıyamet koptu! Geleni yatırıyorum, kalkanı oturtuyorum; yumruğumun tadına bakanların sayısı gittikçe artıyordu: Gömlek, pantolon, yaka paça paramparça; dayağımı yiyen yeniden tatmak istiyordu. Sokak gösterisine dönüşen hengâmeye polis karıştı. Bu arada kızın cayırtısından bıkan, yaka silken kim varsa, garsonu, seyyar satıcısı, tezgâhtarı, lokantacısı, deyyusu, kevaşesi, lezbiyeni her türden insan, anlayacağın gören duyan kim varsa, çıktı sokağa beni alkışlıyor; meğer hanım hanımcık güzel kız terör estiriyormuş şu ana dek! Kurtarıcı olmuşum, süper kahraman olmuşum haberim yok!

Çektiler bizi karakola, ifade tutanak, yandan boydan fotoğraf, yazı çizi, nezaret demir parmaklık, ranza parmak izi, darp raporu doktor derken akşamı bulduk. Kapıya çıktığımızda aldım pasaklı elini avucumun içine sımsıkı yakaladım, gözlerinin içine öyle bir baktım ki yeniden rezalet çıkarmamdan korktu; estek köstek, bir ileri bir geri peşim sıra sürüklenmeye başladı. Vahşiliğini yitirmemiş, evcilleşmek istemeyen, karşı da koyamayan bir garip kısrak gibiydi. Diş etleri üzerinde biriken kiri görsen, “tay” niyetine bile satın almazdın. Ayağındaki sandaletin yan bağları kopmuş sağa sola savruluyordu. Önceden böyle miydi, yaşanan hengâmede mi kopmuştu, bilmiyorum!

Aldım götürdüm eve, bir güzel yıkadım, yundum, keseledim, kirden kat kat olmuş kara sıvayı döktüm teninden, tırnaklarını, saçını kestim, eledim doladım, süsledim püsledim, güller çiçekler, kokular lavantalar sürdüm, pelte gibi yumuşattım, çıtkırıldım bir latif kadına çevirdim sokaktaki mezbeleyi. Diktim aynanın karşısına: dondu kaldı garibim. Uzundur kendini aynada görmemiş; panikledi! Sakinleyince hoşuna gitti kalemle çizilmiş gibi duran çehresi, vücudu, dik memeleri, dolgun kalçaları; güzel bir kız olduğuna hükmetti. Kendiyle gurur duyduğunu fark ettim. Beni tam bu haldeyken ödüllendirdi.

Hayatımda aldığım en güzel ödüldü. Annendeki o soğukluk, o üstencilik, lütfetme hali yoktu; bir görev anlayışı ile bahşettiği, “benim verdiklerimle yetinmelisin,” tavrından çok uzaktı. Rahattı, delişmendi, ataktı, sınırsız vericiydi. Kavrayan ve içine teklifsiz alan bir cömertliği vardı. Ödül şahaneydi ve daha önce böylesini hiç görmemiştim. Aldığım benzersiz armağan beni ona âşık edip bağlamaya yetti de arttı bile. Haddimi yine aştığımı ve çok çok özele indiğimi biliyorum, ancak yaşadıklarımı başka türlü anlatma imkânı bulamadım oğlum!

Şimdi o güzel hatunla evliyiz. Çocuğumuz yok. Henüz yok! Tanışmak isteyebileceğini düşündüm. Annenin bundan haberdar olmasına da gerek yok. Ricam olacak, buralara gelişlerinden birinde seni görmeyi arzularım. Kardeşini de alıp getirirsen beni mutlu edersin. Aslında, kararını vermek istediğim önemli bir konu var: ‘Henüz çocuğumuz yok,’ demiştim hatırlarsan. Hatun, benden bir çocuğu olsun istiyor. Sizin de haberinizin olması gerektiğini düşündüm. Bu konuda bana yardım etmeniz gerekiyor. ‘Baba, bana ne senin çocuğundan, istersen elli tane yap, beni ilgilendirmez!’ diyorsan, üzülürüm! Zira seni de ilgilendirdiğini düşünüyorum. Nihayetinde anne ayrı bir kardeşin daha olacak. Bu dünyada kazık kakacak değilim her halde, bir gün ölüp gideceğim, arkamda birbirini tanımayan, istemeyen, sevmeyen kardeşler bırakmak istemiyorum. “Baba, bu yaştan sonra çocuk senin neyine, kafayı mı yedin!’ deme ihtimalin de var. Bunu da anlarım, ancak yine de üzülürüm! Çocuk aslında benim için değil, zaten iki çocuğum var ve yeterince ‘babalık’ duygusunu yaşadım. Şu deli kıza, şu hayat kaçağına, sokak serserisine annelik duygusunu tattırmak istiyorum. Bir aile olmanın samimiyetini ve güzelliğini göstermek istiyorum. Çok mu idealistim? Romantik miyim fazlası ile? Sen karar ver!”

Elektronik posta adresime düşen ileti burada bitiyordu. İletinin muhatabı olmadığım için, “baba”nın ricasını kabul etme imkânım yoktu. Bu nedenle, bilmediğim, tanımadığım yaşlı adamın yanına gitmem ve doğması istenen çocuğun yapımı için “olur” vermem de söz konusu olamazdı. Konuya müdahil olamazdım!

Yine de “baba”ya iyilik yapma ihtiyacı duyarak iletiye hemen cevap verdim: “Sayın ‘baba,’ ben sizin oğlunuz değilim! Bu nedenle yanınıza gelmem ve size, yapmayı tasarladığınız çocuk konusunda ‘olur’ vermem mümkün değil. Adres yanlış! Ricanızı doğru yere yönlendirmeniz, iletinizi doğru adrese göndermeniz gerekmektedir. Saygılarımla… İmza: Sizi tanımayan ve bu arada hiçbir zaman oğlunuz olmayan üçüncü kişi…”

 Ertesi gün posta kutuma baktığımda aynı kişiden yanıt geldiğini gördüm. Merakla açtım: “Sevgili oğlum, hatunun istediği bebeğe ‘olur’ vermeyişini anlarım, ancak benden sırf bu nedenden ötürü vazgeçmiş olabileceğini düşünemem. Beni ‘baba’ olarak kabul etmemenin, ‘tanımadığını ve hiçbir zaman oğlum olmadığını’ söylemenin başka nedenleri olmalı! Olayı annene anlatıp düşüncesini aldıysan ve bu nedenle beni ‘baba’lıktan attıysan bunu açıkça belirtmeni tercih ederim. Seni seven baban…”                  

 İstemeyerek de olsa yeniden yanıt vermek zorunda kaldım; yanlışı düzeltmeliydim:

“Sayın ‘baba’ ben gerçekten sizin‘oğlunuz’ değilim. Benim babam bir başkası… Tanımazsınız onu ve hiçbir zaman da görmediniz. Bu nedenle iletinizin adresi yanlış! Lütfen kontrol ederek doğru yere gönderin. Ricanızı yerine getirmemin imkânı yok! Saygılar… İmza: Sizin oğlunuz olmayan, babası başka biri olan üçüncü kişi…”   

Ertesi gün posta kutuma baktığımda aynı kişiden yanıt geldiğini görünce teşekkür ettiğini düşündüm: “Sevgili oğlum, bu gerçeği şimdi mi öğrenmem gerekiyordu? Daha önce neden söylemedin? Kız kardeşin de mi benden değil? Yoksa onun da babası bir başkası mı? Lütfen cevap ver! Her şeye rağmen sizi seven baban…”

Hayda! Bu ne şimdi? Aile faciasına yol açacağız bu gidişle… Böyle bir aşamada yanıt vermemek olmazdı: “Benim babam olmayan sayın ‘baba,’ sizin oğlunuz olduğunu söylediğiniz kişi, hatta onun küçük kız kardeşi de eminim sizin gerçek çocuklarınızdır. Bundan şüpheye düşmemelisiniz. Ancak onlar biz değiliz! Biz başka anne babanın çocuklarıyız ve sizi tanımıyoruz. İletinizi yanlış bir muhataba gönderdiniz. Posta adreslerinin karıştığını bilmenizi isterim. Saygılar… İmza: Kardeşi dâhil, annesi ve babası ayrı olan üçüncü kişi…”   Bundan sonra her hangi bir yanıt gelmeyeceğini umarak ve yanlışlığı düzelttiğimi düşünerek büyük bir ferahlama ile bastım “gönder” tuşuna.

Hiç de düşündüğüm ve umduğum gibi olmadı. “Baba”yı çok üzmüştüm. Gelen cevap trajikti: “Sevgili oğlum, hadi benden olmadığınızı anladım, ama annenizin de farklı olduğunu öğrenmek beni yaraladı! Anneniz sizi benim haberim olmadan evlatlık edinmiş olamaz! Bu nasıl bir kaderdir böyle? Sizler adına çok üzülüyorum. Ancak hiçbir önemi yok, sizler benim çocuklarımsınız ve sizden hiç bir zaman vazgeçmem! Her an yanınızda olan, sizi seven baban…”   

Gerisini merak ediyorsanız anlatayım: Üşenmeden pılımı pırtımı topladım, “baba”nın bulunduğu ülkeye uçtum. Geleceğimi bildiren bir iletiden sonra, verdiği adrese gittim; güzel bir yerde ve güzel bir evde oturuyordu. Varlıklı bir “baba”ymış, gördüğüm! Kapıyı çaldım; daha doğru dürüst yüzüme bile bakmadan boynuma sarıldı. Bir süre sonra ellerini çözüp beni azat eden “sayın baba,” gerçek babam olduğuna dair kesin kanısını değiştirir gibi oldu. Duraksayarak, “estetik ameliyatı için bıçak altına yatıp yatmadığımı” sordu: Biyolojik olarak doğuştan gelen tüm organlarımı hiç bir değişikliğe uğratmadan yanımda taşıdığımı, bu halimden epeyce memnuniyet duyduğumu anlattım. Sağımı solumu yokladıktan sonra nihayet genlerinden üremediğime dair son kararını verdi. Buna kalben inandığını düşünüyorum zira kıpkırmızı kesilmiş, utanmıştı! Her şeye rağmen son bir hamle ile “kardeşimin niye gelmediğini,” sormaktan da alamadı kendini.

 İçeri buyur etti; girdim. Sözünü ettiği “ikinci anneyle” burun buruna gelince küçük büyük, uzun kısa bütün dillerimi bütün bağlantıları ile birlikte yuttum! Boyu eni, yüzü gözü, ayağı eli, dudağı kirpiği, beli göğsü, endamı duruşu, artık o anda ne gördüysem bir “afet”le karşı karşıya kaldığımı fark ettim: Böyle bir güzellik henüz yaratılmamıştı. Hiçbir ressam henüz böyle bir tabloya fırça atmamıştı. Doğa bile bundan daha mükemmelini beceremezdi. Tebrik ettim babayı! Baba da fena sayılmazdı; yaşına rağmen, henüz döküntüye gelmemiş, kat çıkıp göbeklenmemiş, genç ve yakışıklı kalabilmişti: “Uygunluk onayı” verdiğimi söyleyebilirim! Hiçbir ilgim olmadığı halde yapımı tasarlanan bebek için “olur” vermem bile acayip kaçmazdı. Tanışma faslından sonra iletiyi doğru postaya gönderme sözü aldım. Yanlışı düzeltmiş olmanın mutluluğu ile yanlarından ayrıldım. Ayrılmadan önce gerçek oğlu, kızı ve ilk eşini tanıma isteğimi kabul ettirdim; tanıştırma sözü verdi. Aldığım diğer söz ise: Bebek olacak mı olmayacak mı? Neticeyi bana mutlaka bildirecekti. Meraktan hasta olmak istemiyordum!              

             

Top