GÜNLERİN TERKİSİNDE 10 Nisan 2016, pazar, sabah 05.00

10 Nisan 2016, pazar, sabah  05.00

 Akranlarımın torun sevdiği  bu yaşta ben nafaka davası ile uğraşıyorum. İzmit’e mahkemeye gidip gelmekten, benim “kızım” diyemediğim, kendisinin de bana “baba” demediği soyadımı taşıyan kızla (Rukiye Paksoy) bir evlat- baba ilişkisi kurabilmeyi umut etmekten yoruldum. Dün kendisine şu mesajı gönderdim:

“Mesajlarıma yanıt gelmeyince facebook sayfanda geçende gördüğüm ‘babam beni sevmedi’ saçmalamanı yanıtlamak için zaman tüneline girdim ama sayfanı arkadaşın olmayanlara kapattığın için olmadı. Şimdi mesaj olarak yazıyorum: Sevmek emektir. Birbirlerine emek verenler birbirlerini severler. İki karşıt cins arasında platonik sevgi olabilir ama baba ile evlat arasında olmaz. Sen babanın seni sevmesine fırsat vermedin ki neden şikayet ediyorsun? Otuz üç yaşındasın, otuz üç yılda seni bir mahkemede sadece 15 dakika gördüm. Sokakta görsem tanımam. Eminim sen de beni tanımazsın... Mektuplar yazdım yanıtlamadın. Facebook arkadaşlığımı bile kabul etmedin. 2012’den beri hiçbir mesajımı yanıtlamıyorsun. Adresimi verdim gelmedin. Ben senin yanına gelmek istedim, kabul etmedin. Altmış iki yaşındaki  “babanı” üç kuruşluk emekli aylığından, otuz yıldır ödediği yetmemiş gibi yine kesinti yaptırmak için mahkemelere sürüklüyorsun… Uzaktan da olsa tanıdığım bu mesajın muhatabı kız bende bir zamanlar yalan söylemeyen, onurlu biri izlenimi bırakmıştı ama görüyorum ki artık rahatlıkla yalan da söylüyorsun. Artık karşımda saf temiz bir kız çocuğu yok, feleğin çemberinden geçmiş bir kadınla karşı karşıya olduğumu hissediyorum. Evet ‘Gelirse beklediğimi söyleyin’ diye şiir yazmıştım senin için ama artık beklemiyorum. ....”

 

6 Mayıs 2016, cuma, sabah 05. 40

Saat 04.30’da yataktan kalktım.

Dışarda yağmur yağıyor.

Ben de yatakta oturmuş iki saattir yağmuru dinleyerek alacakaranlığa bakıyorum.

Şimdi, günlüğün tarihini yazınca anladım içimdeki hüznün, elimin bir türlü kaleme uzanamayışının, elim uzanınca da hemen bırakmak isteyişimin nedenini:

Bugün 6 Mayıs.

Bugün Üç Fidan’ın asıldığı gün.

Yağmur sesi de değil artık duyduğum, doğmak istemeyen güneşin ağır zincir sesleri...

(Üç Fidan için yazdığım “6 Mayıs 1972, Ankara” şiirim, 6 Mayıs 2012 tarihli günlüğümde)

 

09.45

Bilgisayarı açıp e-postalarıma bakınca aklıma geldi, dün TMMOB’nin “AOÇ mücadelemiz” konulu sunum ve sergilerine gittiğim. Ümit Sarıaslan, gelemediği için bana soruyordu etkinliğin nasıl geçtiğini, benim “Atatürk Orman Çiftliği Ağıdı” şiirimin okunup okunmadığını. Onun gece yazdığı e-postasını ve benim ona bu sabah gönderdiğim yanıtımı aktarıyorum:

“Kadir, selam,

Ancak bakabildim. Dün erken yattım çok kötü ağrıdı sırtım. Bütün gün boğdu beni.

Sabah yine erken işe durdum! Kendi çemberim dar geldi geniş bir çember tutuşturdu elime gün.

Nazım Abi'nin kitabıyla ilgilenmek için çıktım erkenden. Cumartesi günü 12'de alacağız yine basımevinden.

Dolayısıyla senin dolaylı daveti yeni gördüm. Sen gidebildin mi? Şiirini d-okudular mı?

Hızır İlyas'la, Hıdır Usta'yla elleşebildiniz, halleşebildiniz mi?

Ev bark mahalle memleket: Hoş geldin Napolyon devri daimi!..

Bu kadar olur idrak ve izanın dışlanması, kendi kendini tanrısal kertede kutsaması ölümlü olanların...

Ve zihnini zekasını uzaya gezmeye çıkarmış insan yığınlarının tevekkül ve tabasbusu...

O yüzdendir değiştiremeyeceği geri dönüşümlere neden olumlu bir müdahalede bulunamıyoruz diye kafa yoran yani düşünenlerin çilesi çekisi...

Her halde evrensel aklın, doğanın bizi toptan dönüştürüp yeni bir evrimsel yapının harcına sıva etmesi kurtaracak bizi bizden!

Selam, sağlık dilekleri. ÜS.”

 

Yanıtım:

“Sabahtan iyi akşamlar Üstâd,

Bugün 6 Mayıs, Hızır, İlyas'a küstü...

Dün: ‘Gittim kebap kokusuna, baktım eşek dağlıyırlar...’

Koşa koşa gittim “AOÇ mücadelesi” sunumlarını görmek için, ama gördüm ve bir kez daha anladım ki şiirin mücadelede yeri yokmuş!...

Dersimi alınca da akşamki etkinliklerine gitmedim.

Ko g.tüne gitsin...

Ev mi?

Evde iki hasta olunca ben mecburen iyi oluyorum.

Sağlıkla.

Kadir”

 

8 Mayıs 2016, pazar, sabah 06.00

Dün yolda Burhan Günel’in dul eşi Hayrünisa Hanıma rastladım. Ayaküstü söyleştik. Burhan Günel’e açtığım hakaret davasını geri aldığım için minnettarlığını dile getirdi yine. Ahmet Telli’nin ise bu anlayışı göstermediğinden, ona, davadan vazgeçmediği için 7.500 TL manevi tazminat ödemek zorunda kaldığından yakındı...

...

Önceki gün 6 Mayıs’ın (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarının) yıldönümüydü. İnternette (facebook’ta)  “6 Mayıs 1972, Ankara” şiirimi paylaşmıştım. Bugün de Anneler Günü nedeniyle “Hayatta Ben En Çok Anamı Sevdim” şiirimi paylaşsam mı diye düşünüyorum. (Neyse, şimdi yürüyüşe çıkıyorum. Yürüyüşten gelince, kahvaltıdan sonra karar veririm.)

 

10.15

Parktaki çiyle ıslak yaban güllerinin kokusu beni yine çocukluğuma götürdü. Tuhaf şey, ilkokula başladığım (Darende, Sayfiye İlkokulu) o yıldan iki şeyi anımsıyorum: Okula giderken yürüdüğüm çiyle ıslak toprak yol, yolun iki yanındaki bahçelerden yayılan gül kokusu, kuş sesleri... Ve bir de evde (Mehmet Paşa Mahallesindeki evimizde) yaşadığım bir olay:

Sabahtı. Ben ikinci kattaki odada henüz yataktaydım, ama uyanmıştım. Komşumuz mahalle çobanının kızı Meryem’in kapıyı açıp gülümseyerek odaya girdiğini gördüm. Elinde ot süpürge vardı. Yine anama temizlik için yardıma gelmişti belli ki. Meryem benim yaşımda ya da benden bir-iki yaş büyük olmalı. Meryem elindeki süpürgeyi odanın bir köşesine bırakıp yanıma geldi ve yorganı açıp koynuma giriverdi. İşte tam o sırada bir çığlık koptu: “Anaa! Kadir çobanın kızını s...yor.” Meğer, benden üç yaş büyük olan İhsan ağabeyim pencereye tırmanmış, bizi gözetliyormuş. Meryem’in korkuyla yataktan fırlayıp kaçtığını ve bir daha bize gelmediğini anımsıyorum...

Bilgisayarı açtım, internete girdim, facebook’ta önceki gün paylaştığım “6 Mayıs 1972 Ankara” şiirimi 49 kişinin okuyup beğendiğini, 16 kişinin de okuyup paylaştığını gördüm. Demek ki toplam 64 kişi okumuş bu şiiri. Bunun üzerine “Hayatta Beni En Çok Anam Sevdi” şiirimi de paylaştım:

 

Bilemem ben Can Baba’nın dediği gibi
Hayatta en çok kimi sevdiğimi
Ama bilirim adım gibi
Hayatta beni en çok kimin sevdiğini

 

Yedi sekiz yaşında ya vardım ya yoktum
Ama bugün gibi anımsıyorum
Yine babamla kavga etmişti anam
Kapıyı çekip çıkmıştı
Ben de ardından..

 

Böyle zamanlarda anam
Irmak kıyısına, bizim Tohma’ya gider
Bir ağacın altına oturur
Ağlar ağlar, sonra dönerdi eve
Ben de ardından..

 

Ama o gün yanılmıştım
Oturmadı bir ağacın altına anam
Ağlamadı da
Yürüyüp girdi ırmağa
Ben durur muyum
Ben de ardından..

 

Yarı beline kadar girmişti ırmağa anam
Benimse omzumdan aşıyordu sular
Irmağın ortasında Azrail’in korosu
Anamı kandırmak için
Ölümü öven bir şarkıya başlamıştı..

 

Anacığım nasılsa durdu
Bir bana baktı bir ırmağa
Bir bana baktı bir ırmağa
Sonra ansızın geri dönüp elimi tuttu
Birlikte çıktık ırmaktan..

 

Anam elimi tutunca
Bugün gibi anımsıyorum
Susmuştu Azrail’in korosu
Onun yerine
Hâlâ ezgisi kulağımda
Su perileri kıyıda
Yaşamı kutsayan bir türküye başlamıştı..

 

İşte o gün anladım
Hayatta beni en çok anamın sevdiğini
Çünkü o bırakıp ölümün sıcak elini
Benim üşüyen elimi tutmuştu..

 

Diyorlar ki benim için şimdi
Takmıyor Azrail’i
En derin yerine giriyor ırmakların
Ben de diyorum ki onlara
N’olur yadsımayın beni
Yok artık ardından gideceğim kadın
Hayatta beni en çok anam sevdi..

 

(Bu şiir 2008’de yayımladığım “İnsana İnan” seçkimde ve 2015’te yayımladığım “Gelirse Beklediğimi Söyleyin” kitabımda yer alıyor.)

 

 

Top